28 Mart 2014 Cuma

NASREDDİN HOCA


Yalnız isminin yadı ile bile ruhlarımızda kahkahalar yaradan Nasreddin Hoca merhum, pek çok ecdadımız gibi nisyan ve ihmal içinde kalmıştır. Onun zarif hikâyeleri, hikemi hazırcevapları olmasa mezarı, nam ve nişanı bile çoktan harap ve türap olup giderdi.
Hoca merhum şarkımızın yegane nekre feylesofudur. Hikayelerinin ekserisi namına izafe edilmekle beraber, hakiki hikayelerinde çok doğru ve ameli bir felsefe, çok tatlı ve kuvvetli bir hikmet ve fikir mevcuttur. Ne yazık ki esaslı bir tercüme-i haline, tetkik edilmiş doğru bir hayatına bile vakıf değiliz. Maalesef biz burada da böyle bir tercüme-i halini yazamayacağız. Yalnız yaşadığı devir ve meskatı reisi hakkında oldukça müsbet ve müdellel bir malumat verebileceğiz.
Hoca merhumun mezarı “Akşehir” şarkında kadim ve geniş bir mezarlık içindedir. Bu mezarlık Selçukiler devrinden kalma olup bu halini muhafaza etmekte ve derununa cenazeler defnedilmektedir.
 Mezarlık duvarları ile dahilinde Selçukiler devrine ait pek çok musanna ve güzel mezar taşları mevcuttur. Bazı taşların şekille yazıları, “Milas” civarında “Menteşeoğulları”nın  Merkezi bulunan “Beçin”deki kadim mezar taşlarına pek benziyor. Hatta “Ahmet Gazi”nin mezar taşları şeklinde bir çok taşlar burada da görülür.
            Hoca’nın türbesi mamur ve güzel olup, etrafı parmaklıklarla çevrilmiştir. Mezarı üstünde müdevver bir kubbe ve altı adet somaki mermer sütunlar üzerine oturtulmuştur. Kubbe kemerlere, kemerler direklere istinat ettirilmiş, başlıkları kefeke taşından olup sanatkârane bir kıymeti haiz değildir. Kubbenin üstü, mahruti çadır şeklinde ve çinko kaplı bir dam ile örtülmüş, damın saçakları da parmaklık dahilinde bulunan avluyu kaplamıştır. Parmaklıkların zemininden bir metrelik kadarı mermer bir divar ile çevrilmiştir.  Avlu damı da on iki beyaz mermer direklere istinat ettirilmiştir.
            Hoca merhumun kabri iki metre tulünde ve doksan beş santimetre arzındadır. Mezar zeminin yirmi beş santimetre mürtefi bir mustatil ve kireçten yapılmış sandukası da bu mustatilin üzerine çıkarılmıştır.  Hoca’nın kabrindeki kavuğu gayet cesim ve heybetlidir.  Şüphesiz bu kavuğun hoca merhumun devrinden kaldığı iddia edilemez. Kavuğun bu cesameti zairler   tarafından teberrüken sarılan bezlerden hasıl olmuştur. Anlaşıldığına göre her ziyarete gelen hoca merhumun başına bir bez sarmıştır.
            Kabrin kitabesi işte bu kavuğun cesim sayesine sığınmıştı. Ve sandukanın baş uçunda teşkil ettiği müselles dâhilindedir.
            Kitabe şudur:
            “hazihittürbetülmerhumülmağfur
                        İki Abdihilgafur
            Nasraddin Efendi Ruhuna Fatiha
                                               Sene 386”
            Rakamlar sağdan sola okunacaktır. Merhumun mezarında bile bir tuhaflık yapılmış. Gariptir ki biz merhumu “Hoca Nasreddin” namı ile yad ettiğimiz halde kitabesinde “”Hoca”  kelimesi yoktur. Acaba  hocanın  hocalığı sonradan mı ilave edilmiştir?... Akşehir’de kuvvetle devran eden rivayette merhumun  “Hoca” bulunduğunu müeyyettir.
            “Hava kadılığı” hikayesi de bunu teyit eder. Zaten bütün dünyanın “Hoca” diye andığı merhumun bu sıfatı mümeyyizesini  altı yüz bu kadar küsur sene sonra, mezar taşında yok diye kaldırmakta bir mana yoktur değil mi?
            Kitabe sert bir mermer üzerinde ve kapartma olup yazılar alel’lade Arabi kitapları yazılarına müşabihtir. Kitabenin altında bir delik vardır. Ahali buradan sıtmaya şifadır zamile toprak alırlar. Türbenin her tarafı zairlerin birer hatıra olarak yazdıkları yazılarla doludur. Bunların içinden bir danesi çok şayan dikkat ve hocanın hangi devirde yaşadığını kat’iyyen tenvir edecek mahiyettedir.
            Hoca Merhumun hangi devir ve asırda yaşadığı oldukça muzlim kalmıştır. “Timurlenge” muasır gösterirler. Hemen hemen umumi telakki de bu tarzdadır. Akşehirliler de  bu iddia da bulunuyor.
            Beyit şudur:
                        “Bugün kudret var iken eyle ihsan
                        İhsan eylersen olmazsın pişman
                                   Elhazzu baki velömrü fani
                                   Vel’abdü asi verrabbü afi
                                   Ketebetülhakir
                                   Mehmet anni cemaat

            Sipahi Hazreti Yıldırım Han Tarih Vaki
                                                           Sene- 796

            Yazı gayet güzel yazılmış ve sülüstür. Kereye kadar olan kısmı kalın sülüs, kere içindekiler ince, fakat aynı kalemin eseridir. Hoca’nın yaşadığı devri bu kuvvetli ve vazıh tarihten çıkarabiliriz. Bilhassa Akşehirliler Hoca’yı Timurlenge muasır bildikleri gibi ısrar da ederler. Hâlbuki “Cemaati Sipahiyandan (Mehmet) (796 H.) tarihinde kabri ziyaret ediyor. Ankara Muharebesi ise (804H) tarihinde vaki olmuştur.  Binaen aleyh Hoca’nın kabrindeki kitabede görülen tarihi kabul edebiliriz.
            Hoca’yı alelumum “Akşehir”li sanırız. Halbuki Akşehir’de kuvvetle devran eden ananevi rivayete göre merhum Sivrihisar’ın “Hortu” karyesindendir. Yine bu ananevi rivayete göre “Akşehir” zevcesinin doğduğu yerdir.
            Hakikaten hikayeleri arasında Hoca’nın ekseriyetle “Sivrihisar” pazarına gittiği görülür. Mamafih o devirlerde Sivrihisar’da da pazar kurulması ve Hoca’nın alışveriş maksadıyla bu pazara gitmesi variddir. Elimizde başka vesika yoktur. Ve şimdilik bu rivayeti kabul  zaruridir.
            Türbenin kapısı yanında bir bayrak sırığı vardır. Bunun tepesinde eski bir alem var. Bunda da Hoca’nın kitabesinde görülen (386) tarihi vardır. Kabrin ayakucunda ve sanduka kapısına konulmuş diğer bir kitabe de görülmekte ise de bu kitabenin Hoca’nın kabri ile bir alakası yoktur.
            Türbe dahilinde iki büyük taşlı diğer bir mezarda mevcuttur. Bunun başucundaki taş oldukça musanna ve etraflı kornişli ve çiçek tarzında kabartmalarla süslüdür. Taşın ortasında ve dahilinde küçük bir kitabe mevcuttur.
            Kitabe şudur:
            “Vefatilmerhume Habibe Binti Mehmet Çelebi”
            Yazı gayet güzel, girftt ve sülüstür. Bu taşın zeminine mülasık kısmında da şu yazı vardır.
            “Elmevtü ke’sün ve külü nasün şaribüha”
            Ayak ucundaki taşın ise  bu taşla alakası bulunmadığı anlaşılır. Çünkü bu taşın yazıları, kabartmaları, çiçekleri daha kaba bir şekildedir. Bunda da kabrin dahiline gelen kısmında ve bir mustatil dahilinde bir tarih vardır.
            “Ettarih senetün hamsin ve tis’emie”
            Zemine mülasık kısmında da
            “Ahül’mevtü eyyühel gafilun”
            Tarih Hoca’nın vefatından yirmi iki sene sonraki zamana aittir. Acaba bu mezar Hoca’nın zevcesinin mezarımıdır? Buna dair ne rivayet ne de bir vesika mevcuttur. Zannımıza göre bu mezar Hoca’nın türbesi yapılırken dahilinde kalmış olsa gerek.
2-8-1923

               Kaynak: Mustafa Cavit (1934) Akşehir Kitabeleri ve Tetkikat (Kitabeler-Türbeler-Mezarlar Akşehir’de Gömülü Ünlü İnsanlar) Muğla Halkevi Kitapları 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder