28 Mart 2014 Cuma

NASREDDİN HOCA


Yalnız isminin yadı ile bile ruhlarımızda kahkahalar yaradan Nasreddin Hoca merhum, pek çok ecdadımız gibi nisyan ve ihmal içinde kalmıştır. Onun zarif hikâyeleri, hikemi hazırcevapları olmasa mezarı, nam ve nişanı bile çoktan harap ve türap olup giderdi.
Hoca merhum şarkımızın yegane nekre feylesofudur. Hikayelerinin ekserisi namına izafe edilmekle beraber, hakiki hikayelerinde çok doğru ve ameli bir felsefe, çok tatlı ve kuvvetli bir hikmet ve fikir mevcuttur. Ne yazık ki esaslı bir tercüme-i haline, tetkik edilmiş doğru bir hayatına bile vakıf değiliz. Maalesef biz burada da böyle bir tercüme-i halini yazamayacağız. Yalnız yaşadığı devir ve meskatı reisi hakkında oldukça müsbet ve müdellel bir malumat verebileceğiz.
Hoca merhumun mezarı “Akşehir” şarkında kadim ve geniş bir mezarlık içindedir. Bu mezarlık Selçukiler devrinden kalma olup bu halini muhafaza etmekte ve derununa cenazeler defnedilmektedir.
 Mezarlık duvarları ile dahilinde Selçukiler devrine ait pek çok musanna ve güzel mezar taşları mevcuttur. Bazı taşların şekille yazıları, “Milas” civarında “Menteşeoğulları”nın  Merkezi bulunan “Beçin”deki kadim mezar taşlarına pek benziyor. Hatta “Ahmet Gazi”nin mezar taşları şeklinde bir çok taşlar burada da görülür.
            Hoca’nın türbesi mamur ve güzel olup, etrafı parmaklıklarla çevrilmiştir. Mezarı üstünde müdevver bir kubbe ve altı adet somaki mermer sütunlar üzerine oturtulmuştur. Kubbe kemerlere, kemerler direklere istinat ettirilmiş, başlıkları kefeke taşından olup sanatkârane bir kıymeti haiz değildir. Kubbenin üstü, mahruti çadır şeklinde ve çinko kaplı bir dam ile örtülmüş, damın saçakları da parmaklık dahilinde bulunan avluyu kaplamıştır. Parmaklıkların zemininden bir metrelik kadarı mermer bir divar ile çevrilmiştir.  Avlu damı da on iki beyaz mermer direklere istinat ettirilmiştir.
            Hoca merhumun kabri iki metre tulünde ve doksan beş santimetre arzındadır. Mezar zeminin yirmi beş santimetre mürtefi bir mustatil ve kireçten yapılmış sandukası da bu mustatilin üzerine çıkarılmıştır.  Hoca’nın kabrindeki kavuğu gayet cesim ve heybetlidir.  Şüphesiz bu kavuğun hoca merhumun devrinden kaldığı iddia edilemez. Kavuğun bu cesameti zairler   tarafından teberrüken sarılan bezlerden hasıl olmuştur. Anlaşıldığına göre her ziyarete gelen hoca merhumun başına bir bez sarmıştır.
            Kabrin kitabesi işte bu kavuğun cesim sayesine sığınmıştı. Ve sandukanın baş uçunda teşkil ettiği müselles dâhilindedir.
            Kitabe şudur:
            “hazihittürbetülmerhumülmağfur
                        İki Abdihilgafur
            Nasraddin Efendi Ruhuna Fatiha
                                               Sene 386”
            Rakamlar sağdan sola okunacaktır. Merhumun mezarında bile bir tuhaflık yapılmış. Gariptir ki biz merhumu “Hoca Nasreddin” namı ile yad ettiğimiz halde kitabesinde “”Hoca”  kelimesi yoktur. Acaba  hocanın  hocalığı sonradan mı ilave edilmiştir?... Akşehir’de kuvvetle devran eden rivayette merhumun  “Hoca” bulunduğunu müeyyettir.
            “Hava kadılığı” hikayesi de bunu teyit eder. Zaten bütün dünyanın “Hoca” diye andığı merhumun bu sıfatı mümeyyizesini  altı yüz bu kadar küsur sene sonra, mezar taşında yok diye kaldırmakta bir mana yoktur değil mi?
            Kitabe sert bir mermer üzerinde ve kapartma olup yazılar alel’lade Arabi kitapları yazılarına müşabihtir. Kitabenin altında bir delik vardır. Ahali buradan sıtmaya şifadır zamile toprak alırlar. Türbenin her tarafı zairlerin birer hatıra olarak yazdıkları yazılarla doludur. Bunların içinden bir danesi çok şayan dikkat ve hocanın hangi devirde yaşadığını kat’iyyen tenvir edecek mahiyettedir.
            Hoca Merhumun hangi devir ve asırda yaşadığı oldukça muzlim kalmıştır. “Timurlenge” muasır gösterirler. Hemen hemen umumi telakki de bu tarzdadır. Akşehirliler de  bu iddia da bulunuyor.
            Beyit şudur:
                        “Bugün kudret var iken eyle ihsan
                        İhsan eylersen olmazsın pişman
                                   Elhazzu baki velömrü fani
                                   Vel’abdü asi verrabbü afi
                                   Ketebetülhakir
                                   Mehmet anni cemaat

            Sipahi Hazreti Yıldırım Han Tarih Vaki
                                                           Sene- 796

            Yazı gayet güzel yazılmış ve sülüstür. Kereye kadar olan kısmı kalın sülüs, kere içindekiler ince, fakat aynı kalemin eseridir. Hoca’nın yaşadığı devri bu kuvvetli ve vazıh tarihten çıkarabiliriz. Bilhassa Akşehirliler Hoca’yı Timurlenge muasır bildikleri gibi ısrar da ederler. Hâlbuki “Cemaati Sipahiyandan (Mehmet) (796 H.) tarihinde kabri ziyaret ediyor. Ankara Muharebesi ise (804H) tarihinde vaki olmuştur.  Binaen aleyh Hoca’nın kabrindeki kitabede görülen tarihi kabul edebiliriz.
            Hoca’yı alelumum “Akşehir”li sanırız. Halbuki Akşehir’de kuvvetle devran eden ananevi rivayete göre merhum Sivrihisar’ın “Hortu” karyesindendir. Yine bu ananevi rivayete göre “Akşehir” zevcesinin doğduğu yerdir.
            Hakikaten hikayeleri arasında Hoca’nın ekseriyetle “Sivrihisar” pazarına gittiği görülür. Mamafih o devirlerde Sivrihisar’da da pazar kurulması ve Hoca’nın alışveriş maksadıyla bu pazara gitmesi variddir. Elimizde başka vesika yoktur. Ve şimdilik bu rivayeti kabul  zaruridir.
            Türbenin kapısı yanında bir bayrak sırığı vardır. Bunun tepesinde eski bir alem var. Bunda da Hoca’nın kitabesinde görülen (386) tarihi vardır. Kabrin ayakucunda ve sanduka kapısına konulmuş diğer bir kitabe de görülmekte ise de bu kitabenin Hoca’nın kabri ile bir alakası yoktur.
            Türbe dahilinde iki büyük taşlı diğer bir mezarda mevcuttur. Bunun başucundaki taş oldukça musanna ve etraflı kornişli ve çiçek tarzında kabartmalarla süslüdür. Taşın ortasında ve dahilinde küçük bir kitabe mevcuttur.
            Kitabe şudur:
            “Vefatilmerhume Habibe Binti Mehmet Çelebi”
            Yazı gayet güzel, girftt ve sülüstür. Bu taşın zeminine mülasık kısmında da şu yazı vardır.
            “Elmevtü ke’sün ve külü nasün şaribüha”
            Ayak ucundaki taşın ise  bu taşla alakası bulunmadığı anlaşılır. Çünkü bu taşın yazıları, kabartmaları, çiçekleri daha kaba bir şekildedir. Bunda da kabrin dahiline gelen kısmında ve bir mustatil dahilinde bir tarih vardır.
            “Ettarih senetün hamsin ve tis’emie”
            Zemine mülasık kısmında da
            “Ahül’mevtü eyyühel gafilun”
            Tarih Hoca’nın vefatından yirmi iki sene sonraki zamana aittir. Acaba bu mezar Hoca’nın zevcesinin mezarımıdır? Buna dair ne rivayet ne de bir vesika mevcuttur. Zannımıza göre bu mezar Hoca’nın türbesi yapılırken dahilinde kalmış olsa gerek.
2-8-1923

               Kaynak: Mustafa Cavit (1934) Akşehir Kitabeleri ve Tetkikat (Kitabeler-Türbeler-Mezarlar Akşehir’de Gömülü Ünlü İnsanlar) Muğla Halkevi Kitapları 

Orhan Veliye Göre: NASRETTİN HOCANIN HAYAT HİKAYESİ NASIL OLMALI



Türk edebiyatının en büyük şairlerinden biri olan Orhan Veli KANIK, Nasrettin Hoca’nın fıkralarını şiirleştirerek  yayınladığı Nasrettin Hoca adlı kitabının önsözüne  gelen gelen eleştirileri  Nasrettin Hoca ve Yeni Adam yazısıyla cevaplamıştı.
Orhan Veli,Bu önsözde hoca üstüne bir kaç söz söylemek gerekiyordu. Söyleyeceklerimi kendim uyduramazdım elbet. Sağa sola başvurdum;bir kaç kitap, bir kaç yazı okudum.Hoca’nın  hayatı hakkında fazla bir şey bilinmediğini, üstelik bilinenlerinde  pek biri birini tutmadığını gördüm. Bütün bunlardan başka Hoca’nın dilden dile dolaşan hikayelerini o bilgince yazılarda anlatılan Hoca’ya mal etmenin imkansız olduğunu anladım. Hikayelerine  bağlanamıyan hayatın hiç bir değeri olamıyacağını düşündüm. “Falanca vesikaya göre, falanca yılda, falanca yerde doğmuş; falanca vesikaya göre, falanca yılda, falanca yerde ölmüş” demedim de “Hikayelerine göre söyle bir adam olması gerekir.” dedim. Hoca’nın hayatı ile hikayelerini inceleyenlerden bir Fransız folklorcusu  da benim gibi düşünmüş; benim yaptığımı yapmış. Tuttum, onun sözlerinden de birkaç cümle aldım. Doğru bir iş olduğunu sanıyordum. Değilmiş meğer.” şeklinde anlatmış Orhan Veli.
Eleştirmenler, bir Frenk’in fikirlerine  takılıp kalacağına İsmail Hami  Danışmend’in yazısını okusaydın şeklindeki eleştirileri üzerine Orhan Veli, Bir bilim meselesini bir milliyet meselesi haline getirmek için  daha haklı sebepler bulmak gerek. Çünkü  benim iki tek cümlesini aldığım Fransız  folklorcusu Edmond Saussey, İsmail Hami  Danışmend’in yanında, çok daha yerli, çok daha bize yakın. Kaldı ki İsmail Hami  Danışmend’in yazısında ileri sürülen fikirler de  Paris’te  Bibliotheque Nationale’de bulunan Fransızca bir Selçukname’den alınmış. Danışmend’in yüzyıllardır içimizde yaşayan  Nasrettin Hoca’yı Selçuk medeniyetinin Çobanoğulları hanedanına mal eden yazısına baş vurmak milli bir iş oluyor da, onun tıpkı bizim gibi anlayan  Fransız folklorcusunun yazısından bahsetmek gayri milli oluyor”şeklinde cevaplandırdı eleştirileri..
Bu yazıdanda anlaşılacağı gibi Orhan Veli’ye göre Nasrettin Hoca’nın hayatını  anlatırken onun hikayelerine dayandırılmalıdır. Nasrettin Hoca fıkralarına  bağlanamıyan bir hayat hikayesinin  hiç bir değeri olamayacaktır.


Kaynak:Orhan Veli,(1969), Denize Doğru, Varlık yayınevi,İstanbul. Sayfa 90-92

NASREDDİN HOCANIN LÜKSÜ; KÜRK


Bütün bilgiler, Nasrettin Hoca’nın gerçekten yaşamış bir kişi olduğunu göstermektedir. Fıkralarına göre güler yüzlü, şakacı, babacan bir kişilik olan Hoca; kavuğu, cübbesi, kürkü, evi, karısı, çocukları, komşuları ve eşeği ile belli bir çevrede ve kılıkta yaşamıştır. Yine fıkralarından anlıyoruz ki Hoca kürkünü özel durumlarda ve özel yerlerde giyerdi.
Fıkrayı bilmeyen yoktur; Nasrettin Hoca bir gün, günlük elbisesi ile bir törene katılır. Fakat kimseden itibar görmez, yemek sofrasına da çağrılmaz. İtibarın elbiseye olduğunu anlayınca eve gider, üstünü değiştirerek yeniden törene döner. İhtişamlı kürküyle Hoca’yı görenler hemen yemeğe davet ederler. Hoca sofraya oturur oturmaz tabağa kürkünü uzatarak “Ye kürküm, ye!” diye söylenmeye başlar. Yanındakiler “N’oluyor Hocaefendi, hiç kürk yemek yer mi?” diye sorunca “Ne münasebet! Bu sofraya oturmamı bu kürk sağladı, yemek de onun hakkıdır!” der
         Nasreddin Hoca’nın kürkü ile ilgili bir başka fıkra da: “Komşusu Hoca’ya:
– Hocam sizin evden dün gece bir gürültüdür koptu, hayırdır ne oldu?
– Hiç ne olsun, benim kürk merdivenden yuvarlandı da.
– Ama Hocam kürkten bu kadar çok ses çıkar mı?
– Çıkar tabi, içinde ben de olursam çıkar.” şeklindedir.
Yukarıda iki örneğini verdiğimiz Nasreddin Hoca fıkralarında kürk toplumda bir itibarın sembolü olarak gözükmektedir. O devirde herkesin hangi sınıf memur ya da asker olduğu başındaki kavuğundan, sırtındaki kürk ve cübbesinden anlaşılırdı. Kürk, özellikle soğuk iklime sahip coğrafyalarda tarih boyunca insanoğluna giysi kaynağı olmuştur.
Anadolu'yu yurt bellemiş Türkler anayurtları Orta Asya'da deri işlemeyi biliyor, ondan çeşitli amaçlar için yararlanıyorlardı. Orta Asya Türkleri açısından dericilik, çobanlıktan sonra ikinci meslek konumundaydı. Orta Asya'nın kültür tarihinde deriden eşya, özellikle de giysi yapımının son derece önemli olduğunu ve derinin günlük giyimde kullanıldığını görmekteyiz.
Yine Anadolu'da, Nasreddin Hoca’nın yaşadığı Selçuklular döneminde derinin kürk giysi biçiminde yaygın kullanımının söz konusu olduğu bilgilerimiz arasındadır. Selçuklular döneminde deriden yapılma kürk giysiler önemliydi. Bu deriden yapılan kürk giysiler toplumsal katmanlara göre farklılıklar göstermekteydi. Örneğin devlet ileri gelenleri samur kürk giymekteydiler.
Memeli hayvanların doğal giysisi olan kürkü insanların giyebileceği şekle getirebilmek bir sanatkârlıktır. Türklerde ve Anadolu’da kürkün nasıl yapıldığı ve nerelerde ve nasıl giyildiği Böcü zade tarafından yazılan Isparta Tarihi kitabında anlatılmıştır. Buna göre: “Memleket eşrafı, ayanı ile hükümet erkânı ve ulema zümresi kürk giyerlerdi. Her sınıfın giydiği kürklerin cinsi ve biçimi ayrı idi. Çiftlik ve katırcı ağalarının ve posta tatarlarının giydiği kürklerde ayrı bir cinsti ve hatta yolcuların, arabacıların ve katırcıların giydikleri gocuk tabir edilen kürklerde daha başka bir cinsti. Bununla beraber bu sınıfların kürkcüleri de ayrı idi.
Yüksek tabakanın giydiği kürkler:
Elma kürk, samur kürk, sansar, sincap ve porsuk kürkleri ve bilhassa bahri köksü ve ördek başı adlarıyla anılan kıymetli kürklerdi. (Bahri köksü: Bir nevi deniz kuşudur. Köksünün tüyleri göz kamaştıracak kadar güzeldir, Ördekbaşı: Denizlerde ve göllerde bulunan ördek cinsinden bir kuştur Bunun başı ve boynunun tüyleri pırıl pırıl yanar döner ve renkârenktir.) Bu kürkler biçim itibariyle çeşitleri, sanat itibariyle sınıfları vardı.
Hükümet erkânının giydiği kürkler :
Divan kürkü, erkân kürkü, kaftan kürkü ile gündelik uzun kürk. Divan kürkü; huzura girerken, erkân kürkü: bayramlarda, resmi günlerde ve teşrifatta, kaftan kürkü mansıp ve rütbe yükseldikçe, uzun boy kürkü her gün giyilirdi.
Eşraf, Ayan ve Ağniyanın giydiği kürkler :
Boy kürkü, kısa kürk, iç kürkü... Boy kürkü: daimi, kısa kürk: soğuk günlerde boy kürkünün altına giyilirdi, ince kürkler ise : umumiyetle ilk ve son baharda giyilirdi.
Ulema zümresinin giydiği kürkler :
Biniş kürkü, boy kürkü, ince kürk... Kolları geniş olan boy kürkü; makamında otururken ve bayram muayedelerinde, biniş kürkü; makamından gayri yerlerde, ince iç kürkü; soğuk günlerde boy kürkünün altına giyilirdi.
            Parçalı denilen kürkler: Ördek başı ve Bahri Köksünden yapılan kürklerdir ki : Bunların parçaları gayet küçük olup, bu minimini parçaları birbirine münasip ve mutabık surette ve renklerini de birbirine seviştirerek, üstüne kaplayacağı kürk kabına göre bir biçim vererek eklemek gayet ince ve nazik bir iş olup, sanat, maharet ve zarafet itibariyle gönül çekici bir manzara arz ederdi. Bir ressam gibi, bir minyetör gibi işlemek çok hassas ve nazik bir iş idi. Bu sebeple bu ustalar adı anılır, hatırı sayılır kimseler idi.
Bu iki türlü kürkün hem parçası bahalı ve hem imâli güç olduğundan, bunun giyiciside, yapıcısı da azdı.  
Bu kürklerin bir de orta derecesi vardı ki: Buna da (geniş parçalı) deniliyordu. Bu parçaların en büyüğü sincap, sansar ve porsuk postlarıydı. Bunların kürkleri de ikinci dereceden sayılırdı.
Ceylan, yavru tay, kuzu postlarından yapılan ve küçük tabir edilen kısmi vardı ki : Bunlarda üçüncü dereceden sayılırdı.
Eski devirlerde kürk; yalnız eşrafın, ayanın ve ağniyanın giydiği şeyler değildi. Kürk aynı zamanda devletin resmi üniformasıydı.
Kürk dikici ustaların itibarı terziden üstündü. Yukarda arz ettiğimiz gibi : Eni, boyu dört parmak kadar olan mini mini parçalan birbirine ekleye ekleye bir palto, bir biniş haline koymak ve bu eklenen parçaların renklerini birbirine seviştirmek, düzenlemek ve bu manzarayı beğendirmek her usta için kolay başarılabilen bir muvaffakiyet değildi.
Kürk devri Meşrutiyete kadar can çekişerek devam etti. Meşrutiyet devri başladıktan sonra eski kıymetini ve resmi mahiyetini tamamen kaybetti. Devlet erkânı için kürk giymek yasak oldu. Ve ancak zenginlerle hocaların sırtında kaldı. Cumhuriyet devrinde onlarda terk ettiler. Fakat; kürk giyme adeti bundan sonra moda olarak doğrudan doğruya kadınlara intikal etti.
Kürk; esasen vücudun sıhhatini muhafaza için yapılmışken yavaş yavaş resmi üniforma, süs, zevk ve moda saltanatı haline gelmişti. Şimdi giyilen kadın kürkleri ise: Ters tarafı kullanılmakta ve kadınlığın bugünkü süslenme ihtiyacını tatmin eden varda kosta ihtişamlardan biri oldu.
Bugünün kürkçü ustaları da zarif kadın kürkleri yapmakta iseler de Bahri göksü, ördekbaşı gibi mini mini parçalardan vücude getirilen ince sanat eseri yoktur. Fakat post itibariyle nadir bulunan hayvanların kıymetli ve bahalı postlarından yapılmaktadır.”

Buradan da anlaşılacağı üzere hem derisinin elde edilmesinin zor olması hem de elbise haline gelmesi büyük bir uğraş ve sanat istediği için kürkün maliyeti artacaktır. İşte o devirde Akşehir’de sıradan bir halk adamı olarak yaşayan Nasreddin Hoca için kürk bir lüks giysidir.

7 Mart 2014 Cuma

NASREDDİN HOCA ÖLÜMÜ YILINDA ANADOLU’DA NELER OLDU



            Nasreddin Hoca’nın öldüğü kabul edilen 1284–1285 yılları Selçuklu Devleti içinde bir yıkım yılıdır. Pek çok olayın  meydana geldiği 1284’de yaşananlardan bazıları şunlardır:
            KONYA’DA DEPREM: Nasreddin Hoca’nın öldüğü yıl Konya’da büyük bir deprem meydana geldi. Meydana gelen deprem sonucu Mevlana türbesinin üzerini örten yeşil kubbede büyük bir çatlak meydana gelmiş ve alemi düşmüştü. Türbe kullanılmayacak duruma gelmişti. Türbeye bu kadar zarar veren deprem Konya ve çevresi içinde büyük yıkım olmuştu.(Eflaki, Manakib Al-Arifin).
III. GIYASEDDÎN KEYHÜSREV’İN İDAM EDİLMESİ: Türkiye Selçuklu tahtına oturan III. Gıyaseddîn Keyhüsrev 1284 yılında Moğollar tarafından idam edildi. Yerine amcasının oğlu II. Gıyaseddin Mesud geçti.
AHMET TEKÜDER’İN İDAM EDİLMESİ: 1282 - 1284 arasında hüküm sürmüştür. İlhanlı sultanıydı, Hülagü'nün oğlu ve Abaka'nın kardeşiydi. Teküder 1282'de tahta çıktığında İlhanlı devletini bir sultanlığa dönüştürdü. Bununla birlikte Budizmi ve Nesturi Hristiyanlığı engellemek adına bu dinlerin itibarlı görevlilerine karşı bir dizi eziyet yapmaya kalkışmıştır. Ancak Horasan valisi olan yeğeni Argün de bir Budistti ve Yüen Hanedanı imparatoru Kubilay Handan yardım istedi. Marco Polo'nun aktardığına göre tüm Moğolların büyük Hanı Kubilay Han bu duruma çok öfkelenmiştir. Argün cevap alamayınca Teküdar'e savaş açtı. Teküder,  Memlük Sultanından yardım istedi ama sultan ona yardım etmedi. Küçük bir orduya sahip olan Teküder, Argün'ün büyük ordusu karşısında yenildi ve 10 Ağustos 1284'te idam edildi.
ÇELEBİ HÜSAMETTİN’İN ÖLÜMÜ: Çelebi Hüsamettin, Konya'da yetişen evliyanın büyüklerindendir ve Mevlânâ Celâleddîn  Rûmî hazretlerinin en önde gelen talebesi olup, onun halîfesi ve vekîlidir. 1284 (H. 683) senesi Kasım ayının üçüne rastlayan Cumâ günü Hüsâmeddîn Çelebi, Mevlânâ türbesinden düşen aleminin yerine konulduğu haberine çok sevindi ve; "Eşhedü en lâ ilâhe illAllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü" diyerek rûhunu teslîm etti. Hocasının türbesinin içine defnedildi.
ABİŞ HATUN’UN ÖLÜMÜ: Bugünkü Suriye sınırları içerisinde hüküm süren Oğuzların Salur boyuna men­sup Salgurlar isimli Türk hanedanının başında bulunan Abiş Hatun, 1284 yılında öldü ve Salgurlar hanedanı son buldu. Abiş Hatun başa geçmeden önce ülke Moğol hâkimiyetine girmişti. Abiş Hatun’da Hulâgu’nun oğlu Mengü Timur ile evlenmişti.
 SELÇUK HATUN’UN ÖLÜMÜ: Anadolu Selçuklu Sultanı Keykubat’ın torunu, şehit sultan Keyhüsrev’in kızı Selçuk Hatun, 1284 yılında öldü. Mezarı Kayseri Melik Gazi Türbesi içerisindedir. Mezarının başındaki kitabenin mealen anlamı şöyledir:
“Esirgeyen bağışlayan Allah’ın adıyla bu kabrin sahibi Keykubat oğlu, şehit sultan Keyhüsrev’in 1284 yılında ölen kızı Selçuki Hatunun’dur”.
EBÛ ABDULLAH MERRAKÛŞÎ’NİN ÖLÜMÜ: Tasavvuf büyüklerinden Ebu Abdullah 1284’de vefat etti. Malikidir. Misbah-uz-zulam kitabı çok kıymetlidir.
OSMAN GAZİ’YE FERMAN: Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Qsman Gazi, 1281 yılında babası ölünce aşiretin başına geçer. Anadolu Selçuklu Sultanı II.Gıyaseddin Mesud, 1284'de Osman Gazi'ye gönderdiği ferman ile Uç Beyliği'ni sürdürmesini ister.
OSMANLI’NIN İLK SAVAŞI: Osmanlı tarihinde ilk savaş,1284 yılında Bizans tekfurlarıyla yapılan Ermeni Beli savaşıdır. Bu savaşta Osman Gazi'nin yeğeni Baykoca şehit düştü.
MUĞLA’NIN TÜRKLERİN ELİNE GEÇMESİ: Anadolu Selçuklu Devleti Uç Beylerinden olan Menteşe Bey, 1284 yılında Muğla’yı fethetmiştir.
YAPILAN MODERN İLK HASTANE; ŞİFAHANE: Memlûk Sultanı Kalavun'un 1284’de inşa ettirdiği Büyük Bîmaristan'da da tabiiyatçı, gözcü, cerrah, kırıkçı doktorlar, dört köşkte her hastalığa mahsus ayrı odalarda yatan erkek-kadın hastaları, yaralıları, sakatları tedavi ediyorlardı. Kadın ve erkek hastabakıcılar hastalara hizmet ediyor, temizlik yapıyor, elbiselerini yıkıyor, hamamlarını hazırlıyorlardı. Her hastanın yatağı, çarşafları, havluları tam idi. Hastanede aşhane, meşrubat, ilaç ve macunlar için ayrı odalar ve ilaç yapan eczane bulunuyordu. Tabipler reisinin talebelere ders verdiği bir salon vardı. Bunların hepsinin maaşları ve tahsisatı vakıflardan temin ediliyordu.

HAMİT BEY BAĞIMSIZLIĞINI İLAN ETMESİ: Hamidoğulları Beyliği’ne adını veren Hamit Bey, Anadolu Selçuklu Devleti’nin çöküş döneminde 1284’de bağımsızlığını ilan etti.   (Asrı - Osmaniye) tarihine göre; Hamid Bey Selçuk Devletinin Pisidya valisi olduğunu,   bu devletin inkırazı üzerine istiklâlini ilân ettiğini ve hükümetini kabul etmekte ve 1284 tarihine rastladığını yazmaktadır
Anadolu Selçuklularının namlı veziri  ALİ SAHİP Fahreddin  1285’de Aksaray’da öldü.

MEZAR İDDİASININ NERESİ DOĞRU Kİ?



 Nasreddin Hoca mezarı ile ilgili olarak bu günlerde bütün haber bültenlerinde şöyle bir iddia yer alıyor:  Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Başkanı Prof. Dr. Erol Altınsapan, Sivrihisar ilçesinde bulunan ve Nasreddin Hoca'nın oğlu Ömer'e ait olduğu sanılan taş sundukanın yapılan incelemede Nasreddin Hoca'nın kendisine ait olduğunun belirlendiğini açıkladı.”
Şimdi bu iddiayı orta atan Prof. Dr. Erol Altınsapan’ın öncelikle belirtelim ki bu ilk iddiası değil, 2003 yılında o zaman doçentken yine Sivrihisar’da  Fatma Hatun’un mezarını kurtarma kazısı yaparak çıkardığı kemiklerin Nasreddin Hoca’nın kızı Fatma Hatun’a ait olduğunu iddia etmişti. O zamanları Nasreddin Hoca üzerine araştırmalar yapan ve “Nasreddin Hoca ve 1555 Fıkrası”  kitabının yazarı Dr. Mustafa Duman “Sayın bilim adamı mezardan çıkan kemiklerin Nasreddin Hoca’nın kızı Fatma Hatun’a ait olduğunu hangi yöntemle belirledi acaba?” sorusunu sormuştu.
Gazetelerdeki iddialardan biri de bu sandukanın Selçuklu dönemi özelliklerini taşıdığıdır. Öncelikle belirtelim ki Selçuklular döneminde Mevlana, Seyit Mahmut Hayrani türbelerinde olduğu gibi daha çok ahşap sandukalar vardı.  Nitekim bu durum bilindiği için iddianın ilerleyen bölümlerinde sanduka yerini mezar taşına bırakmıştır. Öncelikle karar verilmesi gereken bu sanduka mı, mezar taşı mı?
Şimdi gelelim taş üzerindeki yazıya, öncelikle şunu bilelim ki Selçuklu devrinde el yazısıyla yazılan bir yazıyı okumak çok kolay değildir. Nitekim daha öncede Kayseri Müzesi’nde bulunan bir lahit üzerindeki  “ Emirüddin” yazısını yanlış olarak “Nasirüddin” şeklinde okunduğunu İ. Hakkı Konyalı ortaya koymuştur. Sivrihisar’da bulunan taştaki yazıyı ilk olarak okuyanlar şimdikine göre taşta yazmayan Ömer ismini nereden çıkarmışlardır.
Doç. Dr. Mehmet Mahur Tulum taştaki yazıyı şu şekilde okumaktadır: 'Burada yatan kişi Şemseddin oğlu Nasreddin Hoca'dır'. Şimdi şu soruya cevap arayalım: bu Nasreddin Hoca bizim hocamız mıdır? Bütün kaynaklarda Nasreddin Hoca’nın babasının adı Abdullah olarak geçmektedir. Bunu eski Sivrihisar müftüsü bile yazmıştı. Şemseddin nereden çıktı?
İkincisi mezar taşındaki  “Nasreddin Hoca” şeklindeki bir tabir  klasik Selçuklu üslubu ve sülüsü ile devrin adetlerine uymamaktadır. “Nasreddin Hoca” şeklindeki söyleniş cumhuriyet dönemine aittir. Osmanlı döneminde “Hoca Nasreddin” ve “Hoca Merhum” şeklinde söylenir.  Selçuklu döneminde Mezar taşında ise “Nasreddin Efendi” şeklindedir.
 Gazetelerdeki resimlerde görüldüğü kadarıyla taş üzerindeki yazının belli bir kısmının silindiği görülüyor. Dolayısıyla okumaların ne kadar sağlıklı olduğu tartışma konusudur.  Ne acıdır ki günümüzde maalesef okuyamadığımız yerleri  “uydur uydur söyle” yöntemi uygulanıyor.
Selçuklu döneminde tek bir Nasreddin Hoca yaşamamıştır. Ama her Nasreddin Bizim Nasreddin Hocamız değildir.

İLK NASREDDİN HOCA ŞENLİĞİ



Türkiye’de en uzun geçmişe sahip şenliklerden biri de Akşehir Nasreddin Hoca Şenlikleridir. Bu şenlikler ilk kez 21 Haziran 1959 tarihinde düzenlenmiştir. Akşehir Belediye başkanı Rahmi Şirvancı, belediye meclisinde yaptığı bir konuşmada: “Her yılın 21 Haziran gününde, Akşehir’de, Nasreddin Hoca’yı anma şenlikleri düzenlenmesini” teklif etmişti. Akşehir Belediye Meclisi bu teklifi kabul etti.
15 Mayıs 1959 tarihli Milliyet Gazetesi haberinde:
“Nasreddin Hoca Türbesi belediye tarafından tamir ettirilmiştir. Türbe zemini mermerle döşenmiş ve yıpranmış olan sanduka da beyaz mermerle kaplanarak bir kavuk oturtulmuştur. 21 Haziran’da ilk defa yapılacak olan Nasreddin Hoca günü münasebetiyle, tertip komitesi çalışmalarına hız vermiştir”
Bu haberden de anlaşılacağı gibi teklifin kabul edilmesinden sonra Nasreddin Hoca Günü tertip komitesi kurulmuş ve çalışmalarına başlamıştır.
21 Haziran 1959 tarihinde yapılan Birinci Nasreddin Hoca Şenlikleri’ne katılanlar arasında Aziz Nesin ve Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu da vardı. İlk temsili Nasreddin Hoca, arabacı Badi Mehmet (Turgutlu) olmuştur. Bu şenlik bir gün sürmüştü. Şenlikte konuşmalar yapılmış, halk oyunları gösterileri sergilenmiştir. Şenlikte açılan kitap sergisi için her ülkenin Ankara’daki büyükelçiliklerine yazı yazılarak ülkelerinde yayınlanan Nasreddin Hoca kitaplarından istenmiştir. O zamanlar adı Birleşik Arap Cumhuriyeti olan Mısır ve Suriye’nin büyükelçisi, şenlik düzenleme komitesine gönderdiği yazıda: “Nasreddin Hoca’nın Arap ülkelerinde bilinmediğini”, anlatmış ve tabii ki kitap da göndermemiştir. Diğer elçiliklerden kitaplar gelmiş ve sergilenmiştir. Arapların, bütün dünyanın tanıdığı Nasreddin Hoca’yı tanımıyor olmaları, Türk halkını, Türk kültürünü küçümsediklerinin bir göstergesidir. Arap büyükelçisinin bu tutumu Aziz Nesin’i çok kızdırmıştır. Nesin, bir yazısında onları eleştirmiştir.
22.Haziran 1959 tarihli Milliyet Gazetesi Akşehir’de yapılan ilk şenliği şöyle haber yapmıştı:
Akşehir dün Nasreddin Hoca’yı  vasiyetine uygun şekilde  “gülerek ve neşe içerisinde” anmıştır.
Binlerce Akşehirli ve yüzlerce davetli Nasreddin Hoca’nın  resim ve tablolarıyla süslü Akşehir çarşısından birbirlerine Hoca’nın tarihe mal olmuş  fıkralarını söylereyek kahkahalar içinde geçmiş  ve 18 sutünlük bir kubbe altında yatan Hoca’yı  ziyaret etmişlerdir.
Türbeyi ziyaret kabrin etrafında dönülme şeklinde yapılmış ve yarım saatten fazla sürmüştür. Anma töreninin bir husisiyeti de Yunak kazasında bulunan Nasreddin Hoca  devrine ait elbiselerin giyilmiş olmasıdır.
Anma Töreni mehter takımının yürüyüşü ile başlamıştır. Akşehirlilerin hıncahınç  doldurduğu yollardan geçen mehter takımı  belediye meydanı önüne gelmiş  ve burada gösteriler yapmıştır.
Saat 10.00’da Belediye Reisi Dr. Rahmi Şirvancı, daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Profesörlerinden Ahmet Caferoğlu, Hoca’nın hayatını ve fıkralarını anlatmışlardır.
Bu konuşmalardan sonra Mehter Takımı önde olmak üzere Nasreddin Hoca’nın türbesine gidilmiştir. Türbede ihtiram duruşundan sonra kabir etrafında dönülmüştür.
Gecede Hıdırlık mevkiinde ziyafet verilmiş daha sonra Hoca’nın fıkralarından hazırlanan bir piyes Saray Sinaması’nda oynatılmıştır.
Çarşı içerisinde her köşede hazırlanan Nasreddin Hoca vitrinleride geniş alaka uyandırmıştır. Bu arada  Astsubay okulu resim öğretmeni Ressam Hüseyin Hazan’da Nasreddin Hoca’ya ait resim tablolarını bir sergi halinde halka teşhir etmiştir. Fotorafçıların hazırladıkları Nasreddin Hoca’ya ait resimler kapışılmıştır.”
Nasreddin Hoca’nın 675 ölüm yıl dönümünde bu şenliği düzenleyen Akşehir Belediyesine katkı olarak Akşehir PTT merkezi özel tarihli damgasıyla tedavüldeki posta pullarını damgalamıştır. Yine Akşehir’de bu tarihde bir Nasreddin Hoca Matbaası açılmıştır.