4 Eylül 2019 Çarşamba

İLK TÜRK YAPIMI NASREDDİN HOCA FİLMİ




            Türk kültürünün ve geleneğinin en önemli mizah ustalarından ve bilgelerinden biri olan Nasreddin Hoca ile ilgili ilk Türk filmi 1943 yılında çekilmişti. Eğlence gösterileri şeklinde çekilen “Nasreddin Hoca Düğünde” filminin bir bölümünde Nasreddin Hoca fıkraları canlandırılıyordu.

             Bu filmin senaryosunu Burhan Felek yazmıştı, senaryoda Nasreddin Hoca fıkralarından faydalanılmıştı. İlk olarak "Nasrettin Hoca Düğünde”  Burhan Felek'in Nasrettin Hoca'nın "Hocanın Karısıyla Dilsiz Oyunu", "Sofrada Çorbadan Ağzı Yanması", "Kul Taksimi/Allah Taksimi" gibi fıkralarından derlediği özet şeklinde senaryodan oluşan bir film olarak düşünülmüştü.

            1940 yılında yönetmen Muhsin Ertuğrul  “Nasreddin Hoca Düğünde” filmini çekmeye başlamıştı. Müzik direktörlüğü Sâdeddin Kaynak yapıyordu. Bu filimde Nasreddin Hoca’yı tiyatrocu Hazım Körmükçü oynarken karısı rolünde ise Necla Sertel rol alıyordu. Nasreddin Hoca rolünü oynayan Hazım Körmükçü'nün rahatsızlanması üzerine filme uzunca bir süre ara verilir. 1943 yılında Ferdi Tayfur yönetiminde film bitirilebildi.

            Filmin konusu ise; sünnet düğünü nedeniyle bir araya gelen tanıdıklar dans edip eğlenirken, sünnet çocuğunun Nasreddin Hoca fıkraları istemesi üzerine, birisi Hoca fıkraları anlatır. Hazım Körmükçü'nün canlandırdığı Nasreddin Hoca bölümü ardından, filmde sünnet düğünü gününe dönülür. Saadettin Kaynak, Müzeyyen Senar ortaya çıkarlar. Karagöz oyunu: "Karagöz'ün Şairliği"; orta oyunu "Kanlı Nigar" ve ünlü sihirbazımız Zati Sungur'un illuzyon numaraları perdeye gelir. Sonra da Ferdi Tayfur, sinemada dublajlarını(seslendirmelerini) yaptığı ünlü Amerikalı komedyen Laurel (Lorel) ile Hardy (Hardi) kuklalarıyla onları taklit edip sünnet çocuğunu ve davetlileri eğlendirir.

            Bir eğlence filmi olan “Nasreddin Hoca Düğünde” oyuncu olarak Hazım Körmükçü, Necla Sertel, Sait Köknar, Reşit Gürzap, Kani Kıpçak, Sami Ayanoğlu, Yaşar Özsoy, Sait Kaya, Müfit Kiper, Şükriye Atav, Muazzez Arçay, Reşit Baran, Sadettin Kaynak, Müzeyyen Senar, Zati Sungur, Ferdi Tayfur ve Halit Akçatepe oynamıştır. Bu filmde Halit Akçatepe henüz 5 yaşında idi ve ilk kez kamera karşısına geçmiş olduğu filmdir.

            İpek Film stüdyosunda siyah-beyaz olarak çekilen filmin görüntü yönetmeni Cezmi Ar idi. İlk olarak 16 Mayıs 1943 tarihinde sinemada oynamıştı. Çekilen Nasreddin Hoca Fıkralarını seyreden senaryosunun yazarı Burhan Felek “İlk fıkralardan bir ikisi çekildikten sonra görmek üzere beni çağırdılar. Doğrusu beğenmedim. Bu sahneler kahvede Hoca’ya altın bozdurdukları ve alacaklıların gelip para bozdurduğu fıkralardı. Beğenmedim. Çünkü sahne tamamıyla ölü ve hareketsiz olmaktan başka artistler de konuşacakları şeyleri ezberlemediklerinden hadise ile münasebet almayacak sözler söylüyorlardı.” şeklinde yazmıştı.

            Müzik direktörlüğünü yapan Sâdeddin Kaynak, bu film için Karcığar makamındaki “Serçeler Oynaşıyor, Kanları Kaynaşıyor” ve Acemaşîran makamındaki “Merhem Koyup Onarma Sînemde Kanlı Dağı” mısraları ile başlayan eserleri bestelemiş ve Müzeyyen Senar’da filmde hem rol almış hem de eserleri yorumlamıştır. “Nasreddin Hoca Düğünde” filminde Müzeyyen Senar’ın Acemaşîran Beste’yi seslendirdiği sırada saz sanatçılarını yöneten kişi olarak bestekâr Sâdeddin Kaynak’ta rol almıştı. Bu filimde Müzeyyen Senar’ın söylediği Fuzuli’nin şiirinden alıntı yapılan

            “Merhem koyup onarma sînemde kanlı dağı

            Söndürme özlerinle yandırdığın çerağı

            Zülfü siyeh senemler olmuş senin esirin

            Aşkında her birinin öz zülfü boynu bağı

            Devran havadisinden yoktur korkumuz Fuzûlî

            Dâr-ı emânımızdır meyhaneler bucağı”  kısmını Sâdeddin Kaynak bestelenmişti.

            “Nasreddin Hoca Düğünde” filmi sünnet ve düğün sahneleriyle şarkılar, taklit ve illüzyon numaraları da eklenmek suretiyle, bizzat Ferdi Tayfur'un ifadesiyle, film sonradan bir "İpek Film Melody" olmuştu.

TİMUR’UN GÖTÜRDÜĞÜ N. HOCA KİTAPLARI ŞİMDİ NEREDE?


28 Nisan 2013 tarihinde PERVASIZ Gazetesinde yazdığım “Timur N. Hoca Kitaplarını Yaktı mı Yoksa Götürdü mü?” başlıklı makalede: ”Nasreddin Hoca zamanında yazılan fıkra kitaplarının günümüze ulaşmamasının en büyük nedeni olarak Akşehir’e gelen Timur’un onları yaktırdığına ya da götürdüğüne dair iddialar vardır.” şeklinde yer almıştı.

 Yine bu makalemizde; Timur’un işgal ettiği yerlerden pek çok bilim adamını ve yazılmış eserleri, bir bilim yuvası haline getirmek için Semerkant’a gönderdiğini belirtmiştik. Nasreddin Hoca zamanında ve ya ölümünden kısa süre sonra yazılan “ külliyat ” mahiyetindeki eserlerin, Akşehir’in Timur tarafından işgali sırasında alınıp götürülebileceği yazı da yer almıştı. Bu yazıyı okuyan eski Bakanlarımızdan Namık Kemal Zeybek, bir büyüğümüz tarafından şahsıma haber göndererek Türk Cumhuriyetleri ile arasının iyi olduğunu şu an Nasreddin Hoca Külliyesinin nerede olduğunu biliyorsa araştırıp geri alabiliriz diye haber göndermişti.

Timur’un Akşehir’e geldiği 1403 yılından bu zamana yaklaşık altı yüz yıl geçmişti. Nice savaşlar, nice yangınlar yaşanmıştı o coğrafyada. O devirde yitip giden bir kitabı bulmak çok kolay değildi. Yine de araştırmalarımda hep aklımın bir kenarında bu kitap vardı.

Araştırmalarım sırasında “Hz. Mevlana’nın Torunlarından SULTAN DİVANİ” adlı bir küçük kitapta Timur’un Anadolu’dan Semerkant’a götürdüğü eserler hakkında bilgiler olduğunu gördüm.  Fikri Yazıcıoğlu tarafından 1963 yılında yazılan bu eserde Semerkant’a giden kitapların akıbetleri araştırılmış ve yakın zamanımızda nerede oldukları ortaya konulmuştu. Bu kitap Nasreddin Hoca Kitaplarının bulunması açısından yol gösterici olabilir.

Kitapta ilk olarak “Timur Karabağ’da iken Gürcistan Emiri ona bazı garip hediyeler getirdi ve Timur’a itaat ettiğini bildirdi.” denilmektedir. Bu garip hediyeler arasında Kur’ânı Kerim’de zikredilen ve Hz. Davut (A.S) ın bizzat kendi eliyle yaptığı Zırh’ı da vardı. Timur bu hediyeleri Semerkant’a gönderdi.

“Sultan Divanı” adlı eserde belirtildiğine göre, Timur, Hz. Osman’ın okurken şehit edilerek üzerine kan lekeleri sıçrayan Kur’anı Kerimi’ni Semerkant’a göndermişti. Rivayete göre bu Mushaf, Osman’ın öldürülmesinden sonra, Halife Ali tarafından Küfe’ye getirilmiş, 1402’de bölgeyi talan eden Timur’un eline geçmiş, 1485’te Semerkand’da ortaya çıkmıştır ve Özbek Hanı Şibek Han, Semerkant’ı işgal edince bu eserler Özbeklerin eline geçti.  1868’de Rus işgalinden önce Hoca Ahrâr es-Semerkandî Mescidi bitişiğindeki Ak Medrese’de muhafaza edilen el yazması Kuran’ın Timur’un Kufe’den getirdiği Mus’haf olduğu ileri sürülmüştür. "Osman'ın Kur'anı" diye anılan ve Müslümanların dini idarelerinin koruması altında ziyarete açık iken varakları birer birer kopartılıp kaybolan eser, Ruslar tarafından 24 Ekim 1869’da St. Petersburg Ulusal Müzesi’ne nakledilmiştir. 1917’de Lenin’e yazılan bir mektupla Müslüman topluma iadesi istenmiş ve bu istek yerine getirilmiştir. Bir süre Ufa’da kaldıktan sonra 1924’te Taşkent Dini İdaresi’ne teslim edilen Kur’an, 1926’da Taşkent Eski Eserler Müzesi’ne nakledildi.

Ankara Savaşı’nı kazanan Timur, Anadolu’nun iç kesimlerine doğru ilerledi ve İzmir’e kadar işgal ettikten sonra geri döndü. Sırasıyla Aydın, Muğla, Eğridir’i zapt ederek Konya’ya geldi. İlkbahar’da ordusunun büyük bir kısmı ile gelen Timur Konya’da otağını kurdu. Otağının önünde ordusuna resmigeçit yaptırdı. Timur, Konya’da ziyaret yerlerini görmek için evvela Mevlana Dergahına uğradı. Hz. Mevlana’yı ziyaret etti. Mevlana Sandukasının başında bulunan Divan-ı Kebir’i Semerkant’a götürmek üzere aldı.

 Hz. Mevlana Celalettin Rumi’nin söylediği ilahi aşk şiirlerinden oluşan yaklaşık 50 bin beyitlik nazım bir eser olan Divan-ı Kebir, Özbeklerin Semerkant’ı ele geçirmesi üzerine onların eline geçti. Ancak 1507 yılında Özbek Hanı Şeybani Han’ın kardeşinin yardım çağrısına uyan Safevi Devleti yöneticisi Şah İsmail, Özbekleri yendi ve Semerkant’ı ele geçirdi. Semerkant’ta Timur zamanından kalan tarihi eşyaların bir kısmını ve Divan-ı Kebir’i yanına alarak Tebriz’e getirdi.

1510’lu yıllarda Afyonkarahisar’da yaşayan Hz.Mevlana’nın kızı tarafından torunu olan Mehmet gördüğü bir rüya üzerine Divan-ı Kebir’i almak için Tebriz’e hareket etti. Yanına Ali Rumi ve Mehmet Furuni gibi arkadaşlarını aldı. Konya ve Karaman’a uğradı.  Bu yerlerde kendilerine kırk Mevlevi dervişi katıldı. Yolda Hacı Bektaş Tekkesi’ne uğradılar. Orada kendilerine kırk Bektaşı derviş daha katıldı ve bu derviş topluluğu zorlu bir yolculuktan sonra Tebriz’e ulaştılar.

Şah İsmail bir derviş topluluğunun Divan-ı Kebir’i almak için Tebriz’e geldiğini duyunca canı sıkıldı ve onlara çeşitli tuzaklar kurdu. Hatta zehirlemeye kalktı. Bütün bu engelleri dervişlerin aştığını görünce insafa gelip hazineden Divan-ı Kebir’i onlara teslim etti. Bir iddiaya göre Şah İsmail’in oğlu Elkas bu dervişlere katılarak Anadolu’ya gelmiştir. Zorlu yolculuklardan sonra Mevlana torunlarından Mehmet’in önderliğindeki dervişler Divan-ı Kebir’i Konya’ya getirip Sandukanın başucuna koymuşlardır. Bu nedenle Derviş Mehmet’e “Sultan Divani” denilmeye başlandı.

Timur’un götürdüğü eşyaların bulunduğu yerler hakkında üç şehir öne çıkmaktadır. St. Petersburg, Semerkant ve Tebriz olan bu şehirlerin belki de bilinmeyen bir köşesinde Nasreddin Hoca kitapları hala gün ışığına çıkarılmayı bekliyordur.