4 Eylül 2019 Çarşamba

İLK TÜRK YAPIMI NASREDDİN HOCA FİLMİ




            Türk kültürünün ve geleneğinin en önemli mizah ustalarından ve bilgelerinden biri olan Nasreddin Hoca ile ilgili ilk Türk filmi 1943 yılında çekilmişti. Eğlence gösterileri şeklinde çekilen “Nasreddin Hoca Düğünde” filminin bir bölümünde Nasreddin Hoca fıkraları canlandırılıyordu.

             Bu filmin senaryosunu Burhan Felek yazmıştı, senaryoda Nasreddin Hoca fıkralarından faydalanılmıştı. İlk olarak "Nasrettin Hoca Düğünde”  Burhan Felek'in Nasrettin Hoca'nın "Hocanın Karısıyla Dilsiz Oyunu", "Sofrada Çorbadan Ağzı Yanması", "Kul Taksimi/Allah Taksimi" gibi fıkralarından derlediği özet şeklinde senaryodan oluşan bir film olarak düşünülmüştü.

            1940 yılında yönetmen Muhsin Ertuğrul  “Nasreddin Hoca Düğünde” filmini çekmeye başlamıştı. Müzik direktörlüğü Sâdeddin Kaynak yapıyordu. Bu filimde Nasreddin Hoca’yı tiyatrocu Hazım Körmükçü oynarken karısı rolünde ise Necla Sertel rol alıyordu. Nasreddin Hoca rolünü oynayan Hazım Körmükçü'nün rahatsızlanması üzerine filme uzunca bir süre ara verilir. 1943 yılında Ferdi Tayfur yönetiminde film bitirilebildi.

            Filmin konusu ise; sünnet düğünü nedeniyle bir araya gelen tanıdıklar dans edip eğlenirken, sünnet çocuğunun Nasreddin Hoca fıkraları istemesi üzerine, birisi Hoca fıkraları anlatır. Hazım Körmükçü'nün canlandırdığı Nasreddin Hoca bölümü ardından, filmde sünnet düğünü gününe dönülür. Saadettin Kaynak, Müzeyyen Senar ortaya çıkarlar. Karagöz oyunu: "Karagöz'ün Şairliği"; orta oyunu "Kanlı Nigar" ve ünlü sihirbazımız Zati Sungur'un illuzyon numaraları perdeye gelir. Sonra da Ferdi Tayfur, sinemada dublajlarını(seslendirmelerini) yaptığı ünlü Amerikalı komedyen Laurel (Lorel) ile Hardy (Hardi) kuklalarıyla onları taklit edip sünnet çocuğunu ve davetlileri eğlendirir.

            Bir eğlence filmi olan “Nasreddin Hoca Düğünde” oyuncu olarak Hazım Körmükçü, Necla Sertel, Sait Köknar, Reşit Gürzap, Kani Kıpçak, Sami Ayanoğlu, Yaşar Özsoy, Sait Kaya, Müfit Kiper, Şükriye Atav, Muazzez Arçay, Reşit Baran, Sadettin Kaynak, Müzeyyen Senar, Zati Sungur, Ferdi Tayfur ve Halit Akçatepe oynamıştır. Bu filmde Halit Akçatepe henüz 5 yaşında idi ve ilk kez kamera karşısına geçmiş olduğu filmdir.

            İpek Film stüdyosunda siyah-beyaz olarak çekilen filmin görüntü yönetmeni Cezmi Ar idi. İlk olarak 16 Mayıs 1943 tarihinde sinemada oynamıştı. Çekilen Nasreddin Hoca Fıkralarını seyreden senaryosunun yazarı Burhan Felek “İlk fıkralardan bir ikisi çekildikten sonra görmek üzere beni çağırdılar. Doğrusu beğenmedim. Bu sahneler kahvede Hoca’ya altın bozdurdukları ve alacaklıların gelip para bozdurduğu fıkralardı. Beğenmedim. Çünkü sahne tamamıyla ölü ve hareketsiz olmaktan başka artistler de konuşacakları şeyleri ezberlemediklerinden hadise ile münasebet almayacak sözler söylüyorlardı.” şeklinde yazmıştı.

            Müzik direktörlüğünü yapan Sâdeddin Kaynak, bu film için Karcığar makamındaki “Serçeler Oynaşıyor, Kanları Kaynaşıyor” ve Acemaşîran makamındaki “Merhem Koyup Onarma Sînemde Kanlı Dağı” mısraları ile başlayan eserleri bestelemiş ve Müzeyyen Senar’da filmde hem rol almış hem de eserleri yorumlamıştır. “Nasreddin Hoca Düğünde” filminde Müzeyyen Senar’ın Acemaşîran Beste’yi seslendirdiği sırada saz sanatçılarını yöneten kişi olarak bestekâr Sâdeddin Kaynak’ta rol almıştı. Bu filimde Müzeyyen Senar’ın söylediği Fuzuli’nin şiirinden alıntı yapılan

            “Merhem koyup onarma sînemde kanlı dağı

            Söndürme özlerinle yandırdığın çerağı

            Zülfü siyeh senemler olmuş senin esirin

            Aşkında her birinin öz zülfü boynu bağı

            Devran havadisinden yoktur korkumuz Fuzûlî

            Dâr-ı emânımızdır meyhaneler bucağı”  kısmını Sâdeddin Kaynak bestelenmişti.

            “Nasreddin Hoca Düğünde” filmi sünnet ve düğün sahneleriyle şarkılar, taklit ve illüzyon numaraları da eklenmek suretiyle, bizzat Ferdi Tayfur'un ifadesiyle, film sonradan bir "İpek Film Melody" olmuştu.

TİMUR’UN GÖTÜRDÜĞÜ N. HOCA KİTAPLARI ŞİMDİ NEREDE?


28 Nisan 2013 tarihinde PERVASIZ Gazetesinde yazdığım “Timur N. Hoca Kitaplarını Yaktı mı Yoksa Götürdü mü?” başlıklı makalede: ”Nasreddin Hoca zamanında yazılan fıkra kitaplarının günümüze ulaşmamasının en büyük nedeni olarak Akşehir’e gelen Timur’un onları yaktırdığına ya da götürdüğüne dair iddialar vardır.” şeklinde yer almıştı.

 Yine bu makalemizde; Timur’un işgal ettiği yerlerden pek çok bilim adamını ve yazılmış eserleri, bir bilim yuvası haline getirmek için Semerkant’a gönderdiğini belirtmiştik. Nasreddin Hoca zamanında ve ya ölümünden kısa süre sonra yazılan “ külliyat ” mahiyetindeki eserlerin, Akşehir’in Timur tarafından işgali sırasında alınıp götürülebileceği yazı da yer almıştı. Bu yazıyı okuyan eski Bakanlarımızdan Namık Kemal Zeybek, bir büyüğümüz tarafından şahsıma haber göndererek Türk Cumhuriyetleri ile arasının iyi olduğunu şu an Nasreddin Hoca Külliyesinin nerede olduğunu biliyorsa araştırıp geri alabiliriz diye haber göndermişti.

Timur’un Akşehir’e geldiği 1403 yılından bu zamana yaklaşık altı yüz yıl geçmişti. Nice savaşlar, nice yangınlar yaşanmıştı o coğrafyada. O devirde yitip giden bir kitabı bulmak çok kolay değildi. Yine de araştırmalarımda hep aklımın bir kenarında bu kitap vardı.

Araştırmalarım sırasında “Hz. Mevlana’nın Torunlarından SULTAN DİVANİ” adlı bir küçük kitapta Timur’un Anadolu’dan Semerkant’a götürdüğü eserler hakkında bilgiler olduğunu gördüm.  Fikri Yazıcıoğlu tarafından 1963 yılında yazılan bu eserde Semerkant’a giden kitapların akıbetleri araştırılmış ve yakın zamanımızda nerede oldukları ortaya konulmuştu. Bu kitap Nasreddin Hoca Kitaplarının bulunması açısından yol gösterici olabilir.

Kitapta ilk olarak “Timur Karabağ’da iken Gürcistan Emiri ona bazı garip hediyeler getirdi ve Timur’a itaat ettiğini bildirdi.” denilmektedir. Bu garip hediyeler arasında Kur’ânı Kerim’de zikredilen ve Hz. Davut (A.S) ın bizzat kendi eliyle yaptığı Zırh’ı da vardı. Timur bu hediyeleri Semerkant’a gönderdi.

“Sultan Divanı” adlı eserde belirtildiğine göre, Timur, Hz. Osman’ın okurken şehit edilerek üzerine kan lekeleri sıçrayan Kur’anı Kerimi’ni Semerkant’a göndermişti. Rivayete göre bu Mushaf, Osman’ın öldürülmesinden sonra, Halife Ali tarafından Küfe’ye getirilmiş, 1402’de bölgeyi talan eden Timur’un eline geçmiş, 1485’te Semerkand’da ortaya çıkmıştır ve Özbek Hanı Şibek Han, Semerkant’ı işgal edince bu eserler Özbeklerin eline geçti.  1868’de Rus işgalinden önce Hoca Ahrâr es-Semerkandî Mescidi bitişiğindeki Ak Medrese’de muhafaza edilen el yazması Kuran’ın Timur’un Kufe’den getirdiği Mus’haf olduğu ileri sürülmüştür. "Osman'ın Kur'anı" diye anılan ve Müslümanların dini idarelerinin koruması altında ziyarete açık iken varakları birer birer kopartılıp kaybolan eser, Ruslar tarafından 24 Ekim 1869’da St. Petersburg Ulusal Müzesi’ne nakledilmiştir. 1917’de Lenin’e yazılan bir mektupla Müslüman topluma iadesi istenmiş ve bu istek yerine getirilmiştir. Bir süre Ufa’da kaldıktan sonra 1924’te Taşkent Dini İdaresi’ne teslim edilen Kur’an, 1926’da Taşkent Eski Eserler Müzesi’ne nakledildi.

Ankara Savaşı’nı kazanan Timur, Anadolu’nun iç kesimlerine doğru ilerledi ve İzmir’e kadar işgal ettikten sonra geri döndü. Sırasıyla Aydın, Muğla, Eğridir’i zapt ederek Konya’ya geldi. İlkbahar’da ordusunun büyük bir kısmı ile gelen Timur Konya’da otağını kurdu. Otağının önünde ordusuna resmigeçit yaptırdı. Timur, Konya’da ziyaret yerlerini görmek için evvela Mevlana Dergahına uğradı. Hz. Mevlana’yı ziyaret etti. Mevlana Sandukasının başında bulunan Divan-ı Kebir’i Semerkant’a götürmek üzere aldı.

 Hz. Mevlana Celalettin Rumi’nin söylediği ilahi aşk şiirlerinden oluşan yaklaşık 50 bin beyitlik nazım bir eser olan Divan-ı Kebir, Özbeklerin Semerkant’ı ele geçirmesi üzerine onların eline geçti. Ancak 1507 yılında Özbek Hanı Şeybani Han’ın kardeşinin yardım çağrısına uyan Safevi Devleti yöneticisi Şah İsmail, Özbekleri yendi ve Semerkant’ı ele geçirdi. Semerkant’ta Timur zamanından kalan tarihi eşyaların bir kısmını ve Divan-ı Kebir’i yanına alarak Tebriz’e getirdi.

1510’lu yıllarda Afyonkarahisar’da yaşayan Hz.Mevlana’nın kızı tarafından torunu olan Mehmet gördüğü bir rüya üzerine Divan-ı Kebir’i almak için Tebriz’e hareket etti. Yanına Ali Rumi ve Mehmet Furuni gibi arkadaşlarını aldı. Konya ve Karaman’a uğradı.  Bu yerlerde kendilerine kırk Mevlevi dervişi katıldı. Yolda Hacı Bektaş Tekkesi’ne uğradılar. Orada kendilerine kırk Bektaşı derviş daha katıldı ve bu derviş topluluğu zorlu bir yolculuktan sonra Tebriz’e ulaştılar.

Şah İsmail bir derviş topluluğunun Divan-ı Kebir’i almak için Tebriz’e geldiğini duyunca canı sıkıldı ve onlara çeşitli tuzaklar kurdu. Hatta zehirlemeye kalktı. Bütün bu engelleri dervişlerin aştığını görünce insafa gelip hazineden Divan-ı Kebir’i onlara teslim etti. Bir iddiaya göre Şah İsmail’in oğlu Elkas bu dervişlere katılarak Anadolu’ya gelmiştir. Zorlu yolculuklardan sonra Mevlana torunlarından Mehmet’in önderliğindeki dervişler Divan-ı Kebir’i Konya’ya getirip Sandukanın başucuna koymuşlardır. Bu nedenle Derviş Mehmet’e “Sultan Divani” denilmeye başlandı.

Timur’un götürdüğü eşyaların bulunduğu yerler hakkında üç şehir öne çıkmaktadır. St. Petersburg, Semerkant ve Tebriz olan bu şehirlerin belki de bilinmeyen bir köşesinde Nasreddin Hoca kitapları hala gün ışığına çıkarılmayı bekliyordur.


10 Temmuz 2017 Pazartesi

NASREDDİN HOCA’NIN GERÇEK MİRASÇILARI 2- MUSAOĞLU


            Nasreddin Hoca’nın medrese ve türbesinin vakıf kayıtlarındaki mirasçılarından biri de Musaoğlu’dur. Yaklaşık 1450 ile 1530 yılları arasında Akşehir’de yaşayan Musaoğlu hakkında kaynaklardan edindiğimiz bilgiler şöyledir:
            1476 tarihinde yapılan Akşehir’deki emlak ve vakıf tespiti Ankara Kuyudu Kadimi Arşivinde bulunan 556 nolu defterde kayıtlıdır. Bu kayıtlarda Nasreddin Hoca’nın Türbe ve Medresesinin kaydı şöyledir:
            “Vakıf Mevlana Nasreddin Rahmet-Allahü aleyha rahmete vasi’a mübareke harabe mütevece ve medresesi içün vazı’a olunan yerlere Hacı İbrahim nam kimesne mutasarrıf.33,
Bahçe-i Tur Ali: dönüm.10,
Bağ Hacı Nebi*:10,
Bağ Musa oğlu 10,
Zemin medrese. Derdest birader Yakup lenk:3”
            Bu kayıtta görüldüğü gibi 1476 yılında Akşehir’de yaşayan Musaoğlu, Nasreddin Hoca vakıf arazilerinden birin de çiftçilik yapmaktadır.  Kayıtlarda  “Bağ” diye belirtilen yerlerde üzüm yetiştiriliyordu. Bunun karşılığında yıllık olarak Mevlana Nasreddin Vakfı’na 10 akçe gibi cüzi bir miktar ödeme yapıyordu.
            Bir diğer kayıtta ise “Murat Çelebi Defteri: 1483 Yılında Karaman Vilayetinde Vakıflar” adlı defterde Mevlana Nasreddin Medresesi Vakfı ikinci kez geçmektedir. Buna göre;
            “Eski deftere göre yukarıda adı geçen mescidi (Hacı Ramazan Şirvani Mescidi) soyundan gelenlerin yönettiği vakfına bağlanan Mevlana Nasreddin (Allah(C.C.)’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun) Medresesi Vakfı
Etrafı hendekle kazınmış Tur Ali’nin meyve ve sebze bahçesi senelik:10 akçe
Hacı Piri üzüm bağı senelik 10 akçe
Musa oğlu  üzüm bağı senelik 10 akçe
Yukarıda adı verilen Topal Yakup’un elinde tuttuğu medrese arazisi senelik:3 akçe” şeklindedir.
            Bu kayıtta yine Musaoğlu’nun bir üzüm bağı olduğunu öğreniyoruz. O devirde Akşehir üzümlerinin çok meşhur olduğu kayıtlarla sabittir.  Bu üzümlerin Selçuklu ve Osmanlı sultanlarının sofralarını süslediği çeşitli kaynaklarda mevcuttur. Musaoğlu  üzüm bağlarından elde ettiği gelirlerden yedi sene öncesinde olduğu gibi yine vakfa yıllık 10 akçe vermektedir.
            1466 tarihli AKŞEHİR Mufassal Defteri’ne göre: Mahalle-i Bezir Hane’de  Bahşayış veled-i Musa; oğlu Yakup” şeklinde kayıt vardır. Bu kayıt Nasreddin Hoca Vakıf kayıtlarına uygundur. O devirde Musaoğlu şeklinde tanınınca ismi olan Bahşayiş unutulmuştu. Birazda halk arasında söylenişi zor olduğu için halk kolaya kaçmış ve Musaoğlu deyip geçmişti.
            Yine bu kaynakta Musa’nın Hasan adında bir oğlu daha olduğunu ve Akşehir’e bağlı Hasenek köyünde yaşadığı belirtilmektedir.  O devirde 6 haneden oluşan bu köy bugünkü Yakasenek köyü içerisinde kalmakta idi. Bu köyde Musaoğulları ile anılan aileler günümüze kadar gelmiştir.

            Sonuç olarak; Nasreddin Hoca’nın gerçek mirasçılarından olan Musaoğlu Bahşayış’ın Hasan adında bir kardeşinin ve Yakup ve Nebi adında iki oğlu olduğunu öğreniyoruz.

NASREDDİN HOCA’NIN GERÇEK MİRASÇILARI 3-YAKUP-LENK


            Osmanlıların Akşehir’i almasıyla yaptırdığı vakıf kayıtlarında Mevlana Nasreddin Vakfı’na ait arazileri işletenlerden biri olan Yakup, Karamanoğlu döneminde Akşehir’de doğmuştu. Farsça topal, aksak anlamına gelen –Lenk ekini alarak Yakup-Lenk olarak tanınmıştır. O devirde sıkça kullanılan lakaplar aynı isimde olanları birbirinden ayırt etmeye yarıyordu. Hatta “Yiğit lakabı ile anılır” sözü dilimize yerleşmişti.
            1400’lü yılların sonu ve 1500’lü yılların başında Akşehir’de yaşayan Yakuplenk hakkında kaynaklarda şu bilgiler mevcuttur:
            1466 tarihli AKŞEHİR Mufassal Defteri’ne göre: Mahalle-i Bezir Hane’de  Bahşayış veled-i Musa; oğlu Yakup” şeklinde kayıt vardır. Bu kayıttan yola çıkarsak 15.Yüzyılda Akşehir’de bulunan mahallelerden biri de Bezir Hane Mahallesi idi. Bu mahalle daha sonraki yıllarda Çay Mahallesine katılmıştı.  İşte bu mahallede yaşayan Yakup’un dedesinin adı Musa, babasının adı ise Bahşayış idi.
            Bir diğer kayıt ise; 1476 tarihinde yapılan Akşehir’deki emlak ve vakıf tespiti  bulunan 556 nolu defterdir. Bu kayıtlarda Nasreddin Hoca’nın Türbe ve Medresesinin kaydı şöyledir:
            “Vakıf Mevlana Nasreddin Rahmet-Allahü aleyha rahmete vasi’a mübareke harabe mütevece ve medresesi içün vazı’a olunan yerlere Hacı İbrahim nam kimesne mutasarrıf.33,
Bahçe-i Tur Ali: dönüm.10,
Bağ Hacı Nebi*:10,
 Bağ Musa oğlu 10,
Zemin medrese. Derdest birader Yakup lenk:3”
            Burada “Zemin medrese. Derdest birader Yakup lenk:3” şeklinde kayıt altına alınırken bize şu bilgileri vermektedir. Ayağı topal olduğu için Yakup-Lenk olarak tanınan bu kişinin bir biraderi yani kardeşi vardır. Bu kişi de Hacı Nebi’dir. Yakuplenk’in elinde tuttuğu yer Nasreddin Hoca Medresesinin arazisidir. Anlaşılan medrese yıkılmış arazisi başka amaçlarla kullanılmaktadır.
            Üçüncü kaynak ise; “Murat Çelebi Defteri: 1483 Yılında Karaman Vilayetinde Vakıflar” adlı defterde  Mevlana Nasreddin Medresesi Vakfı ikinci kez geçmektedir. Buna göre;
            “Eski deftere göre yukarıda adı geçen mescidi (Hacı Ramazan Şirvani Mescidi) soyundan gelenlerin yönettiği vakfına bağlanan Mevlana Nasreddin (Allah(C.C.)’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun) Medresesi Vakfı
Etrafı hendekle kazınmış Tur Ali’nin meyve ve sebze bahçesi senelik:10 akçe
Hacı Piri üzüm bağı senelik 10 akçe
Musa oğlu  üzüm bağı senelik 10 akçe
Yukarıda adı verilen Topal Yakup’un elinde tuttuğu medrese arazisi senelik:3 akçe” şeklindedir.
            Burada ikinci kaynakta verilen bilgiler teyit edilirken Yakuplenk tarafından Nasreddin Hoca Vakfı’na yıllık 3 akçe ödeme yapılıyordu. Medrese harap olduğu için bu ödeme vakıf üzerinden Hacı Ramazan Şirvani Mescidi’ne gönderiliyordu.

            Bahşayiş’in oğullarından biri olan Yakup, Nasreddin Hoca’nın gerçek mirasçılarından biri idi.

NASREDDİN HOCA’NIN GERÇEK MİRASÇILARI 5- HACI İBRAHİM FAKİH


            Hacı İbrahim Fakih, Nasreddin Hoca Vakfı kayıtlarına göre vakfın bir yöneticisidir. Bu alim kişi Nasreddin Hoca Medresesi müderrisi, Akşehir Hacı Ramazan Şirvani Mescidi ve daha sonra Hasanek Köyü Mescidi imamı idi.
            Hacı İbrahim Fakih hakkında vakıf kayıtlarında şu bilgiler verilmektedir:
            Fatih’in Karamanlı Beyliğini ortadan kaldırdıktan sonra 1476 tarihinde yaptırdığı emlak ve vakıf tespiti kayıtlarında Nasreddin Hoca’nın Türbe ve Medresesinin kaydı şöyledir:
            “Vakıf Mevlana Nasreddin Rahmet-Allahü aleyha rahmete vasi’a mübareke harabe mütevece ve medresesi içün vazı’a olunan yerlere Hacı İbrahim nam kimesne mutasarrıf.33,
            Bahçe-i Tur Ali: dönüm.10,
            Bağ Hacı Nebi*:10,
            Bağ Musa oğlu 10,
            Zemin medrese. Derdest birader Yakup lenk:3”
            Burada günümüz Türkçesi ile “Mevlana Nasreddin (Allah(C.C.)’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun) Vakfı; öldükten sonra yerine getirilmesini söylediği harabeye doğru giden mübarek yer ve medresesi için ayrılan yerlere Hacı İbrahim adlı kişi tasarruf etmektir. Toplam 33 akçe.”
            Bir eserin yaşayabilmesi için kurulan vakıflarda vakıf kurucusu vakfın tasarruf edenini yani mutasarrıfı belirler ve vakıf kaydına yazdırır. Mutasarrıf vakfın kurucusunun soyundan(evlatlarından) biri olabildiği gibi görevli birisi de (İmam, müezzin, müderris) olabilir. Nasreddin Hoca Vakfı’nı tasarruf eden Hacı İbrahim, Nasreddin Hoca evlatlarından biri olabileceği gibi onun medresesinde görevli bir müderris de olabilir. 1476 yılında Hacı İbrahim vakfa ait olan 33 akçeyi tasarruf ederek vakıf için harcıyordu.  O devirde Akşehir’de Nasreddin Hoca’ya ait bir medrese ve yıkılmaya yüz tutmuş türbesi mevcuttu.
              “Murat Çelebi Defteri: 1483 Yılında Karaman Vilayetinde Vakıflar” adlı defterde Mevlana Nasreddin Medresesi Vakfı ikinci kez geçmektedir. Buna göre;
“Eski deftere göre yukarıda adı geçen mescidi (Hacı Ramazan Şirvani Mescidi) soyundan gelenlerin yönettiği vakfına bağlanan Mevlana Nasreddin (Allah(C.C.)’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun) Medresesi Vakfı
Etrafı hendekle kazınmış Tur Ali’nin meyve ve sebze bahçesi senelik:10 akçe
Hacı Piri üzüm bağı senelik 10 akçe
Musa oğlu  üzüm bağı senelik 10 akçe
Yukarıda adı verilen Topal Yakup’un elinde tuttuğu medrese arazisi senelik:3 akçe” şeklindedir.
            Mevlana Nasreddin Vakfı’nın bağlı olduğu Hacı Ramazan-İ Şirvani Mescidi Vakfı’nın kaydında ise:  “Hacı İbrahim Kendi (!) Oğlu İmam Mehmet’in İmamlık Ettiği Hacı Ramazan-İ Şirvani Mescidi Vakfı” yazılıdır. Bu mescit Akşehir, Karamanlı hâkimiyetinde iken Şirvanlı Hacı Ramazan tarafından yaptırılmıştır. Bu mescidin giderleri için bir vakıf kurulmuştu. 1483 yılındaki kayıtlara göre vakfın tasarruflarını alan Hacı İbrahim Kendi oğlu Mehmet aynı zamanda mescidin imamlığını yapmaktaydı. Hacı İbrahim’in 1476’dan yedi yıl sonra Akşehir merkezinde bulunan Hacı Ramazan-İ Şirvani Mescidi imamlığını oğlu Mehmet’e bıraktığını görüyoruz. Hacı İbrahim,  mukaddes beldelere giderek hac farizasını yerine getirmişti. Bu kayıtta adı Hacı İbrahim Kendi(!) şeklinde yazılırken Kendi(!)’nin ne anlama geldiği araştırmacılar tarafından anlaşılamamıştır. Büyük bir olasılıkla diğer Hacı İbrahim’lerden ayrılmak için kullanılan bir takma ad idi. Kaynaklarda bu devirde halk arasında lakapların yaygın olduğunu öğreniyoruz.
            1466 tarihli AKŞEHİR Mufassal Defteri’ne göre: Mahalle-i Bezir Hane tabi-i Akşehir’de Hacı İbrahim Fakih İmam” şeklinde kayıt vardır.
             18. yüzyıl sonlarında Çay Mahallesi’ne katılan Bezirhane Mahallesi içerisinde Hacı Ramazan Şirvani Mescidi yer alıyordu. Bu mescidin imamlığını yapan Hacı İbrahim daha sonraki yıllarda bu görevi oğlu Mehmet’e devretmişti. Bu kayıtta Hacı İbrahim, Fakih olarak gösterilmektedir. Fakih, Fıkıh yani İslam hukuku alanında kendini yetiştirmiş derin bir İslam alimi demektir.
            Yine aynı kaynakta: Karye-i Hasenek tabi-i Akşehir’de Hacı İbrahim Fakih İmam nim ç.” şeklinde kayıt vardır. Buradaki “nim ç.” ibaresi bu kişinin tarımda koşum gücü için tek bir öküze sahip olunan toprakları vardı ve yarı çiftçi vergisi veriyordu demektir. Kimi zaman Akşehir merkezdeki Hacı Ramazan Şirvani Mescidinde diğer zamanlarda yarım çiftliği olan Akşehir’e bağlı Hasenek köyünde imamlık yapan Hacı İbrahim Fakih sonraki yıllarda Hacı Ramazan Şirvani Mescidi imamlığını oğluna bırakmış ve tamamen Hasanek Köyünün mescidinde imamlık yapmıştır.


NASREDDİN HOCA’NIN GERÇEK MİRASÇILARI 4-HACI NEBİ (HACI PİRİ)


            Mevlana Nasreddin Vakfı’na yıllık olarak belirli bir miktar akçe ödeyenlerden biri de Hacı Nebi’idi. Akşehir’de yaşayan Hacı Nebi’nin günümüzde Sultandağı ilçesine bağlı Yeşilçiftlik köyü olan Çiftlik köyünde bir çiftliği vardı.
            Nasreddin Hoca mirasçılarından biri olan bu aile reisi hakkında vakıf kayıtlarında şu bilgiler bulunmaktadır:
            Nasreddin Hoca vakıflarına ait en eski kayıt Fatih devine aittir. Fatih’in Karamanlı Beyliğini ortadan kaldırdıktan sonra H. 881/M. 1476 tarihinde yaptırdığı emlak ve vakıf tespiti Ankara Kuyudu Kadimi Arşivinde bulunan 556 nolu defterde kayıtlıdır. Bu kayıtlarda Nasreddin Hoca’nın Türbe ve Medresesinin kaydı şöyledir:
            “Vakıf Mevlana Nasreddin Rahmet-Allahü aleyha rahmete vasi’a mübareke harabe mütevece ve medresesi içün vazı’a olunan yerlere Hacı İbrahim nam kimesne mutasarrıf.33,
Bahçe-i Tur Ali: dönüm.10,
Bağ Hacı Nebi*:10,
Bağ Musa oğlu 10,
Zemin medrese. Derdest birader Yakup lenk:3”
            Bu kayıtta “Bağ Hacı Nebi*:10”  şeklindeki bilgi ile Nasreddin Hoca vakfı gelirleri arasında gösterilen bir üzüm bağı olduğunu öğreniyoruz. Hacı Nebi’nin elinde bulunan bu bağdan elde edilen gelirden Mevlana Nasreddin Vakfına 10 akçe gibi az bir ödeme yapılmakta idi. Akşehir’de bu bağ Hacı Nebi Bağı olarak bilinmekteydi.
            Hacı Nebi ile ilgili diğer bir kaynak ise: “Murat Çelebi Defteri: 1483 Yılında Karaman Vilayetinde Vakıflar” adlı defterde Mevlana Nasreddin Medresesi Vakfı ikinci kez geçmektedir. Buna göre;
            “Eski deftere göre yukarıda adı geçen mescidi (Hacı Ramazan Şirvani Mescidi) soyundan gelenlerin yönettiği vakfına bağlanan Mevlana Nasreddin (Allah(C.C.)’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun) Medresesi Vakfı
Etrafı hendekle kazınmış Tur Ali’nin meyve ve sebze bahçesi senelik:10 akçe
Hacı Piri üzüm bağı senelik 10 akçe
Musa oğlu  üzüm bağı senelik 10 akçe
Yukarıda adı verilen Topal Yakup’un elinde tuttuğu medrese arazisi senelik:3 akçe” şeklindedir.
            İlkinden yedi sene sonra yapılan bu kayıtta Hacı Nebi, Hacı Piri olarak geçmektedir. Nasreddin Hoca’nın diğer gerçek mirasçılarını incelerken de yer yer karşımıza lakapları çıkmıştı. Burada da Hacı Piri, bazı kaynaklarda Hacı Nebi olarak not edilmiştir. O devirde meşhur Akşehir üzümlerini yetiştirip satan Hacı Nebi medreseye 10 akçe gibi cüzi bir miktar vermekte idi.
            1466 tarihli AKŞEHİR Mufassal Defteri’ne göre: Karye-i Çiftlik tabi-i Akşehir’de Nebi veled-i Bahşayiş ç.” şeklinde kayıt vardır.
            Bu bilgiler ışığında Hacı Nebi,  Nasreddin Hoca’nın gerçek mirasçılarından olan Musa oğlu Bahşayiş’ın oğlu idi.  Yine mirasçılardan bir olan Yakuplenk  onun kardeşi idi. Hacı Nebi reisi olduğu ailesinin Çiftlik köyünde en az bir çiftlik genişliğindeki toprağı ekip biçerek yılda bir kez toprak vergisi vermekte idi.
            Anadolu’da ismin önünde bulunan Hacı ibaresi iki şekilde verilmekteydi. Birincisi Kurban Bayramı zamanı kutsal topraklara giderek Hac farizasını yerine getirenlere Hacı deniliyor. İkincisi ise normalin üzerinde bir zenginliği olanlarda Hacı olarak adlandırılmaktaydı. Hacı Nebi her iki vasfı da taşımakta idi.
            Hacı Nebi XV. asır sonu ile XVl asır başlarında Akşehir merkezinde ve ona bağlı Çiftlik köyünde yaşamıştır.  Babası Bahşayış tarafından ona Allah’ın dinini yayan anlamına gelen Nebi adı verildi. Yaşlandıkça halk tarafından ihtiyar anlamına gelen Piri olarak anılmaya başlandı.



                               

NASREDDİN HOCA’NIN GERÇEK MİRASÇILARI 1-TUR ALİ (YAR ALİ)


            Nasreddin Hoca hakkında en sağlam kaynaklardan biri de o devrin vakıf kayıtlarıdır. Nasreddin Hoca’nın medrese ve türbesinin vakıf kayıtlarında mirasçıları olarak beş isim karşımıza çıkmaktadır. Bu isimlerden birisi Tur Ali’dir. XV. yüzyıl sonlarında ve XVl. yüzyıl başlarında Akşehir’de yaşadığı anlaşılan Tur Ali kaynaklarda şu şekilde yer almıştır:
             Öncelikle Türklerde Tur Ali adının verilmesinin başlıca nedenleri şöyle idi:
            XV. yüzyılda sağlık şartları uygun olmadığından bebek ölümleri çok fazla oranlarda idi. Bu yüzden aileler çocukları ölmesin, yaşasın diye bunlara bu arzuyu ifade eden isimler koymaktaydılar. En çok kullanılan Türkçe ad olarak görülen Durmuş adı bu şekilde konulmuş adlardandır.  Dur Ali adının ise Tor Ali ve Tur Ali şeklinde de okunmasının mümkün olduğu bilinmektedir. Bir başka iddia ise  “Dağ gibi adam” ifadesinin karşılığı eskiden “Tur” olduğu için “Tur Ali” denmiştir şeklindedir.
            Nasreddin Hoca vakıflarına ait en eski kayıt Fatih devine aittir. Fatih’in Karamanlı Beyliğini ortadan kaldırdıktan sonra H. 881/M. 1476 tarihinde yaptırdığı emlak ve vakıf tespiti Ankara Kuyudu Kadimi Arşivinde bulunan 556 nolu defterde kayıtlıdır. Bu kayıtlarda Nasreddin Hoca’nın Türbe ve Medresesinin kaydı şöyledir:
“Vakıf Mevlana Nasreddin Rahmet-Allahü aleyha rahmete vasi’a mübareke harabe mütevece ve medresesi içün vazı’a olunan yerlere Hacı İbrahim nam kimesne mutasarrıf.33,
Bahçe-i Tur Ali: dönüm.10,
 Bağ Hacı Nebi*:10,
Bağ Musa oğlu 10,
Zemin medrese. Derdest birader Yakup lenk:3”
            Buna göre medrese ve türbenin vakfı Tur Ali Bahçesi, Hacı Nebi (Piri) ve Musa oğlu bağları ile birader Topal Yakup’un elinde bulunan medrese arsası vakıf mallarıdır. Vakfın yönetimi Hacı İbrahim isimli birisi tarafından yürütülmektedir.
            Bu kayıtta görüldüğü gibi 1476 yılında Akşehir’de yaşayan Tur Ali, Nasreddin Hoca vakıf arazilerinden birinde yaşamaktadır.  Kayıtlarda  “Bahçe” diye belirtilen yerlerde meyve ve sebze yetiştiriliyordu. Bunun karşılığında Tur Ali yıllık olarak Mevlana Nasreddin Vakfı’na 10 akçe gibi cüzi bir miktar ödeme yapıyordu.
            “Murat Çelebi Defteri: 1483 Yılında Karaman Vilayetinde Vakıflar” adlı defterde Mevlana Nasreddin Medresesi Vakfı ikinci kez geçmektedir. Buna göre;
“Eski deftere göre yukarıda adı geçen mescidi (Hacı Ramazan Şirvani Mescidi) soyundan gelenlerin yönettiği vakfına bağlanan Mevlana Nasreddin (Allah(C.C.)’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun) Medresesi Vakfı
Etrafı hendekle kazınmış Tur Ali’nin meyve ve sebze bahçesi senelik:10 akçe
Hacı Piri üzüm bağı senelik 10 akçe
Musa oğlu  üzüm bağı senelik 10 akçe
Yukarıda adı verilen Topal Yakup’un elinde tuttuğu medrese arazisi senelik:3 akçe” şeklindedir.
            Bu kayıtta yine Tur Ali’nin etrafı hendekle kazınmış bir meyve ve sebze bahçesi olduğunu öğreniyoruz. Bahçe etrafına hendek açmak hayvanların bahçe içerisine girmesini önlemeye yöneliktir. Tur Ali meyve ve sebzeden elde ettiği gelirlerden yedi sene önce olduğu gibi yine vakfa yıllık 10 akçe vermektedir.
            1535 yıllarına dayandırılan Karaman Vilayeti Vakıfları kayıtlarına göre:  Konya Ereğli’sinin Küçük Mescitlerinden Recep Oğlu Mescidi Vakfı” gelirlerinden biri de “Kızılca köyünün yakınındaki Tur Ali Arazisi 1 dönüm senelik 140 akçe” şeklindedir.
            Buradan anlaşılacağı gibi Tur Ali’nin, Akşehir Kızılca Mahallesi’nin çok yakınında bir dönüm arazisi bulunuyordu. Büyük olasılıkla bu arazi üzerinde Tur Ali’nin evi ve bahçesi vardı. O devre göre yıllık 140 akçe gibi yüksek sayılabilecek bir bağış yapabildiğine göre bu bahçenin geliri epey yüksek olmalıdır.
            1466 tarihli AKŞEHİR Mufassal Defteri’ne göre: Kızılca köy Mahallesi’nde “Yar Ali” adlı bir aile reisi vardır. Akşehir’de eskiden “Arkadaş” anlamında  “Yaren” kelimesi kullanılıyordu. Yar  adı bu Yaren’in kısaltılmış halidir. Bu defterde çoğu kişi baba adları ile birlikte verilmesine rağmen Ali sadece lakabı ile yazılmıştır. Ali bazı kaynaklarda Tur  ön ekini alırken bazılarında Yar eki ile yazılmıştır.
            Sonuç olarak; Nasreddin Hoca’nın mirasçılarından biri olan Tur Ali, Akşehir’in Kızılca Mahallesi yakınlarında etrafı hendekle kazınmış bahçe içerisindeki bir evde yaşamıştır.